Gothic (gotik) mimarlık

Gothic (Gotik) Yorum Yok »

Roman mimarlığının(Bk ROMAN SANATI VE MİMARLIĞI) altın çağının sonunda(XII. YY.) ortaya çıkan gotik mimarlık, gotik üslubunun bütün öbür sanat biçimlerinden daha uzun ömürlü olarak XVI. yy.a kadar sürmüştür.

Gotik üslubunda yapılan çok sayıda çarpıcı din dışı yapıya karşın, yeni mimarlık üslubu özelikle, mimarlıkta Ortaçağ’ın en verimli alanı olan kiliselere en güzel yapıtlarını vermiştir. 1400 yıllarında gotik mimarlığın Avrupa’nın her yanına yayılmasına karşın, en gelişmiş örnekleri Fransa’nın kuzey kesiminde, Paris çevresinden Saint-Deniş ve Chartres’ı da alarak Champagne bölgesine kadar uzanan bölgede verilmiştir. Bu bölgede XII ve XIII. yy’larda yapılan bir dizi katedralde gotik mimarlığın temel yenilikleri ortaya konmuştur.

Roman mimarlığı ile gotik mimarlığı arasındaki temel ayrılık destek sorununu çözme biçiminde yatmaktadır. Roman mimarlığında yapının bütün ağırlığını duvarlar taşır ve böylece, insanda bir denge, bir kütle duygusu uyandırır; oysa gotik katedrallerde, bu ağırlık, direkler ve payandalara yüklenmiştir; direk ve payandalar, ustaca yapılmış bir kemer sistemiyle birbirine bağlanmış dıştan da destek kemerle berkitilmiştir; bütün bu özellikler insanda, yapının gökyüzüne yükseldiği düşüncesini doğurur.

Gotik mimarlığın yeni nitelikleri özenli kırık-kemer, destek-kemer, sivri-kemerler oluşturmak için birleşen silmelerin kesişme noktalarına oluşturmuş tonozların (kaburgalı tonozlar)kullanımına bağlıdır. Hafif hareketli bir çatkı görünümündeki yapı iskeletinin bu yolla hantallıktan kurtarılması, hem kesişen güç çizgileri arasında dengeyi gösterir, hem de sahnın ışık almasını kolaylaştırır. Gerçekten artık birer destek olmaktan çıkan duvarlarda geniş pencereler açılmış duvar resimlerinin yerini içeriye renkli ve hafif bir ışığın süzülmesini sağlayan ve gökyüzünden yere yansıyan Tanrı bağışının simgesi sayılan vitraylar almıştır.

Önceleri çok sade olan cephelerde, zamanla zengin süslemelerle bezenmiş geniş kapılar açılmış çok sayıda heykel ve alçak kabartmalara yer verilmiştir; bunlar âdeta, taşa aktarılmış dinsel yâda din dışı görüntülerin sergilendiği gerçek birer yapıt niteliğindedir. Gene cepheler kare ya da sekizgen kulelerle bu kuleler de bütünün yukarı doğru yükselmesine katkıda bulunan külah ya da oklarla süslüdür.

Çok yönlü olan gotik mimarlık, kısa sürede gelişti çeşitli dönem ve ülkelere göre çoğu kez birbirinden farklı görünümler kazandı.1140-1190 arasındaki ilk dönemde île-de-France’ta daha sonra da Fransa’nın her yanında çok sayıda katedral yapıldı; bunlar arasında Noyon (1150), Laon, Notre-Dame(Paris’te 1160)Chartres (1195-1260 ) katedralleri sayılabilir.1190′a doğru, bu yeni üslupta çalışan mimarlar sanatlarının en üstün düzeyine ulaştılar ve 1190-1260 arasında gotik sanat altın çağını yaşadı. Reims (1211-1481),Bourges, Beauvais, Amiens katedralleri bu dönemde yapıldı.

Yavaş yavaş mimarlık yapılarının yetkinliği gün geçtikçe artan yukarıya yükselme kavgasıyla bozuldu ve gotik üslubunun yerini”parıltılı gotik”üslubu aldı(1260-1380) bu dönemde Metz ve Strasbourg katedralleri yapıldı. Parıltılı gotiğe denk düşen “dikey üslup” un geliştiği İngiltere’deyse gotik mimarlık başlangıçta Fransız gotiğine yakındı ama kısa sürede çok farklı esin kaynaklı ve son derece özgün yapıtlarla ondan ayrıldı. Sivri kemer oluşturan silmeler destek kemerler kaburgalı tonozlar, destek olmaktan çıkıp süs niteliği kazandılar.

Gotik mimarlık İtalya’ ya XII. yy. da Citeaux rahipleri tarafından götürüldü bu rahipler çok sayıda manastırın (Fassaova, Casamari ,San Galgona )yapımına ön ayak oldular söz konusu yapılarda üslup son derece arı ve Fransa’daki örneklerine yakındır.Ancak bunlar üslubun kural dışı örnekleri sayılır; çünkü çoğu zaman gotik üslup bu ülkede çok yaygın olan roman üslubu öğeleriyle çakışmış bu nedenle de bazen tutarsız ama çoğunlukla özgün yapıların oraya çıkmasına yol açmıştır.

1380-1540 arasında Avrupa gotik üslubu yeni bir evrim daha geçirerek “alevli gotik” adını aldı. Artık süs öğeleri mimariyi geride bırakarak ön plana geçmişti; kısa süre sonra, kendilerini taştan danteller gibi saran çok sayıda heykel ve süslerin altında yapılar nerdeyse gözden silindi. Bu evrim özellikle İngiltere’de daha da belirginleşti “dikey üslup”un yerini süslü üslup aldı; Almanya’daysa güçlü ve gerçekçi bir heykelcilik anlayışı, Fransa’daki yapıların ölçülük ve zarifliğine ters düşen bir coşku ve zenginlik ortay konmasına yol açtı.

Gothic Edebiyat

Gothic (Gotik) Yorum Yok »

Gotik, on sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren popüler bir tür olarak ortaya çıktığından beri, saygın edebiyat sınıfına dahil edilmese de varlığını değişen zamana karşı çıkarak sürdürdü. Fransız devrimi gibi toplumsal değişikliklerin ve köklü sosyal hareketlerin yaşandığı bir dönemde korkunç hayaletler, gizemli şatolar, doğaüstü ve şeytani güçler, tutku ve şehvetin aşırılıkları ile dolu bir anlatının ortaya çıkması ilk bakışta şaşkınlık uyandırsa da, Aydınlanmayı reddedip Ortaçağın karanlık ve batıl inanışlarına dönüş olarak bakıldığında değişikliğe direnme ve muhafazakârlık olarak görülebilir.
Gotik romanların ilk örnekleri arasında temelde romans olan, yanı sıra korku ve dehşet öğeleri de barındıranlar çoğunlukta. Korku öğeleri denince de Ortaçağın ezici dinî baskısının körüklediği şeytanî güçler, öte dünyadan gelip bu dünyadakileri etkileri altına alan hayaletler, ruhlar, cadılar ve büyücüler bir çırpıda sayılabiliyor. Kötü güçlerin etkisi altına giren insanlar toplum düzeninin izin vermediği her tür çılgınlığı ve aşırılığı yapıyorlar: kendi kardeşleriyle yatıyor, ölüler ve canavarlarla sevişiyor, ölümcül günahların hepsini işliyorlar, sonuçta da kötüler cezalarını buluyor, bazen dünyevî bazen de uhrevî bir güç tarafından hadleri bildiriliyor. Bu temelde romantik ve eğlendirici ama aynı zamanda gizemli ve tahrik edici üslûp, türün yazar ve okuyucuları arasında kadınların çok olmasının nedenini de açıklıyor.
Gotik edebiyatın vatanı olarak Kuzey Avrupa görülüyor, ama ücra ve rüzgârlı tepelerde inşa edilmiş şatoları, hayalet söylenceleri, karanlık ve kasvetli atmosferiyle İngiltere’nin ve İskoçya’nın bu türdeki yeri ayrı. Yazarlar Kuzey Avrupalı olunca gizem de Avrupanın güneyine iniyor, Gotik romansların mekânı çoğunlukla Akdeniz ülkeleri… Türün en çok referans verilen ürünü Frankenstein’ın İngiliz Shelley’lerin İtalya’daki evlerinde Lord Byron’ın da hazır bulunduğu gece sohbetleri sırasında doğmuş olmasınaysa diyecek bir şey yok!
Gotik her zaman yerleşik düzene ve ahlâk kurallarına karşı çıkmaktan, aşırıya varmaktan, abartmaktan, kısaca “ileri gitmek”ten yana olmuş. 18. yüzyılın sonlarında yayınlanan The Monk’un (Keşiş) yarattığı skandal bu ileri gidişin kanıtı. Keşiş - bir romans başlığıyla yayımlanan kitapta, cemaati tarafından abartıya varan bir hayranlıkla, neredeyse bir tanrı gibi sevilen ve saygı duyulan bir keşişin kapıldığı hırs ve şehvetle yapıp ettikleri, özellikle eleştirmenleri hezeyana sürüklemişti. 7 Haziran 1796 tarihli The British Critic’de şöyle deniyor: “Şehvet, cinayet, ensest ve insan doğasını lekeleyen her tür vahşet mazeret üretmeye olanak bırakmadan bir araya getirilmiş. Özür niyetine genel ve çok pratik bir ahlâk anlayışı var: Büyü ve sihirle uğraşmaya gerek yok, şeytan eninde sonunda sizi ele geçirecek! Parlak yeteneklerin bu tür felaketler üretmekte kullanıldığını görmek bizi üzüyor.”
Gerçi bütün Gotik eserler bu tür eleştirilerle karşılanmadı, azınlıkta olsalar da Gotiğin altın çağının yazarları Ann Radcliffe ve Horace Walpole’ün eserleri hem eleştirmenlerin hem de okuyucuların zevkine hitap ediyordu. Özellikle Radcliffe’in eserleri hem çok okundu hem de bolca taklit edildi, Radcliffe ise çok okunan bir yazar olarak kalemiyle para kazanma ayrıcalığına sahip olmuştu. Elbette bunda yazarın Gotik unsurları sosyal düzeni güçlendirmeye uygun dozda kullanması, hikâyelerinin temelde ‘erdem ve sadakati güçlendirme’ amaçlı dersler mahiyetinde romantik metinler olması önemli bir etken.
Gotik etkiler, bu türe doğrudan dahil edilmeyen Uğultulu Tepeler ya da Jane Eyre gibi romantik dönem eserlerinde de boy gösteriyor. Medeniyetten uzak eski malikaneler, çeşitli egzotik ülkelerden gelme eşyalarla dolu yüksek tavanlı loş salonlar, gizli geçitlerle dolu uzun koridorların romantik Gotik tarzından kasvetli gri şatoların, örümcek ağlarıyla kaplı soğuk mahzenlerin, iğrenç sürüngenlerle dolu yeraltı geçitlerinin korku Gotiğine uzanan çeşitlilikte mekânlar Gotiğin vazgeçilmez unsurları. Bu heybetli ama karanlık, büyük ama gizemli, terkedilmiş görünen ama doğaüstü varlıklarla dolu yapılar, içlerinde yaşayanların iç dünyalarını yansıtıyor ve davranışlarını belirliyor. Uğultulu Tepeler’in Heathcliff’i romanın kadın kahramanı için bir arzu nesnesiyse de, bize anlatılan özellikleri canavarımsı, vahşi bir hayvanı andıran, kaba saba birini getirir gözler önüne, tıpkı kayalıkların üstünde tek başına rüzgârlara karşı dikilen malikanesi gibi… Bu mekânlar içlerindeki ahlâk dışı, garip ve olağanüstü olaylar devam ettiği sürece ayaktadırlar çoğu zaman. Gülün Adı’nda ya da Jane Eyre’da olduğu gibi gizem çözülüp düzen yeniden sağlanırken yakılıp yıkılıp giderler. Bu noktada Gotik anlatıların çift taraflı olduğu görülebilir: Toplumsal düzene, dinî inanışlara ya da adetlere karşı, aykırı, acayip ve tutarsız olaylar dizisi çoğunlukla kahramanların doğru yola dönmeleri ile son bulur. Böylece otorite yeniden sağlanmış, toplum düzeni de korunmuş olur. Ama anlatı her çeşit aşırılığı ve canavarlığı hoş gören bir yoldan gelerek varmıştır bu sonuca.
Canavarlar ve şeytanî güçlerin zamanla şekil değiştirmesine de şaşırmamak gerek, 18 yy.’ın hayaletleri, lanetleri ve şatoları, endüstri devrimiyle birlikte 19 yy.’da laboratuvarlarda yaratılan insanlara, bilimin karanlık ürünlerine ve bilimadamlarına dönüştü. Tutuculuk bu sefer bilime ve teknolojiye karşı direnmeye başlamıştı. Dr. Jekyll ve Mr Hyde, geliştirdiği ilacı kendi üzerinde denediğinde saygın kişiliğinden sıyrılıp bir suçluya dönüşen Dr. Jekyll ve ikinci kişiliği Mr. Hyde’ın öyküsü. Bastırılmış vahşet ve cinsellik dürtüleri ortaya çıkan doktor, bunlarla başetmekte zorlanır ve doğanın ilahî dengesini bozduğu için de ölümle cezalandırılır. Bir başka çılgın bilimadamı öyküsü, tıpkı Dr. Frankenstein gibi canavarı kendi laboratuvarında yaratan ve Tanrı tarafından cezalandırılan haddini bilmez bir bilimadamı…
19 yy.’ın meşhur detektifi Sherlock Holmes’un maceralarında da Gotik birçok öğe olduğunu düşünmüyor musunuz? Öncelikle mantıkla çözülemez göründüğü için gizemli güçlere atfedilen cinayet ve suçlar, Holmes’ün keskin zekası ve garip öngörüsü ile egzotik Doğu kaynaklı bir zehire, dilsiz bir köleye ya da Afrika kökenli bir büyüye bağlanır. Ama Holmes’ün neredeyse hastalıklı mantığı cinayetlerin uyandırdığı korku ve dehşet hissini yok etmeye yetmez. A. C. Doyle mantığın yılmaz savunucusu kahramanını en doğaüstü görünümlü maceralara atarken, yalnızca bilimin yanılmazlığını mı kanıtlamaya çalışmıştır?
20 yy.’da ise korkutucu gelen artık doğaüstü güçler değil, teknolojinin insanın ruh-beden bütünlüğü üzerindeki etkisi. Teknoloji, sağladığı düzen, denetim ve otoriteyle esas tehdit kaynağı halini almış durumda. Artık öbür dünyadan gelen ne idüğü belirsiz yaratıklardan değil, kendi elimizle yarattığımız ve beslediğimiz dünya düzeninin baskısından, her an her yerde izlenmekten korkuyoruz.

Kafka Değişim’i yazarken bireyin sosyal düzen karşısında gerileyip çatlamasını, Dava’da yasa ve devlet düzeninin insanı nasıl doğaüstü bir güç gibi kıskıvrak yakaladığını, tam bir Gotik anlayış taşıyan Şato’daysa otorite figürünün çözümsüz bilinmezliğini ele alıyordu. Kafka’nın eserlerindeki korku ve dehşetin, türün belirleyicilerinden Edgar Alan Poe’nun canavar gorilinden ya da ölümcül sarkacından daha az etkili olduğunu kim söyleyebilir?
Tüm bunlara bakıp artık Gotik anlatılar kalmadığını düşünüyorsanız çok da haksız sayılmazsınız. Her zaman popüler kültürden beslenen Gotik, terketmek üzere olduğumuz yüzyılda sinema ile yeni bir aktarım kanalı edindi ve Gotik romanlar sinemanın ilk günlerinden bu yana hep ilgi gördü. Ama Boris Karloff’un 30′larda canlandırdığı canavarı ile 90′larda Robert de Niro tarafından ete kemiğe büründürülen arasında ciddi farklar olduğu da bir gerçek. İkincisi bir bakışta daha ürkütücü görünse de, birincinin soğuk, mesafeli ve tamamen yabancı haline sahip değil. Fazla insanî, fazla dünyevî. Değişen sadece Mary Shelley’in canavarı değil, Bram Stoker’ın Kont Dracula’sı da bu değişimden payını alıyor. Tıpkı Coppola’nın filmindeki aşkı için her şeyi göze alan tutkulu Dracula gibi. Aşırılıkları, düzen dışılıkları ve gariplikleri törpülenmiş, neredeyse bu dünyaya ait olmak için uğraşan yaratıklara dönüşmüş durumdalar. Onlardan korkmuyor, acıyoruz. Onlara gülmüyor, bakıyor ve anlayış gösteriyoruz. Ne kadar romana sadık kalındığı iddia edilse de, bu uyarlamaların orijinal dehşet duygusunu daha insani duygularla değiştirdiği açık.

Korkuya ya da romansa fazla kaymadan, ürperti ve tutkuyu kararında tutarak herkese uygun hale gelen sinemasal Gotik tarzın bir başka örneği ise, Gotik yönetmen sıfatını hiç şüphesiz hakeden Tim Burton tarafından çekilen Edward Scissorhands (Makas Eller). Çılgın bir bilimadamı tarafından yaratılan Edward son derece naif karakteriyle Dr. Frankenstein’ın hedeflediği adam! Ama yaratıcısı onu tamamlayamadan ölünce koca şatoda (başka nerde olabilirdi?) tek başına kalıyor, bir gün satıcı bir kadın tarafından bulunana kadar. Ama ellerinin yerinde makaslar olan Edward ne kadar insancıl olsa da (hem âşık olup, hem de herkes tarafından sevilen biri haline gelmeyi başarıyor) yine de Frankenstein’ın canavarı gibi ebedî yalnızlığa mahkumdur.
Gotik anlatıda aşırılıkla birlikte ortaya çıkan gülme tepkisinin komedi filmlerinde kullanılması da evcilleşen Gotik için bir örnek. Bu tür filmlerde, Gotik romanları okurken hissedilen garip korku hissine eşlik eden biraz sinirli bir gülme yerine düpedüz neşe var. Gotik canavarlar, cadılar ve yaratıklarla dalga geçilen Addams Ailesi bu anlayışın en popüler örneği.
Neyse ki Gotik anlayışı taşıyan ve başarıyla sürdüren başka bir tür var: bilimkurgu. Gotiğin geçmişe referans vererek yaptığını bilimkurgu geleceği göstererek yapıyor. “Şimdi” hakkında başka bir zamandan bahsetmenin rahatlığıyla fikir yürütmek, zamanı zemini belirsiz bir çağda özgürce hayal kurabilmek bilimkurguyu bugünün zincirlerden kurtarıyor. Tıpkı mantığı ortadan kaldırarak Gotik anlatıyı mümkün kılan, denetlenemeyen doğaüstü güçler gibi…
Karanlık bir gelecek düşlemek, geçmişin canavarlarını makinelere, hayaletlerini holografik görüntülere, çılgın bilim adamlarını yeni çılgın bilim adamlarına dönüştürüyor. Türün öne çıkan örneklerinden Neuromancer’ın bilgisayarlara bağımlı insanları, uyuşturucu ve vahşet içinde yaşayan toplulukları ile nöral ağlar, Gotik edebiyatın dinden çıkmış, doğaüstü güçlerin etkisine girmiş kahramanları ve bir şatonun gizli geçitlerinin aldığı yeni biçimler.
19 yy.’da Doğu, Batının korku ve arzularını yansıttığı bilinmez bir diyarken, 20 yy. sonlarında yerini başka gezegenlere ve kıyamet sonrası Kaotik Dünya’sına bırakmış durumda. Gotik edebiyatın doğudan gelen kötücül karakterlerinin ve yaratıklarının yerini, dünya dışı varlıklar ya da makineler aldı.
Philip K. Dick’in kaleminden çıkan Do Androids Dream Of Electric Sheep’den uyarlanan bilimkurgu sinemasının başyapıtlarından Bıçak Sırtı (Blade Runner) sürekli karanlık ve yağmurlu atmosferi, Frankenstein’da olduğu gibi kendilerini yaratanla yüzleşmek için geri dönen androidleriyle özünde fena halde Gotik.
Makineler tarafından iradesi elinden alınmış insan ırkının karanlık geleceğini öngören ve kurtuluşun “inanç” beslemekte olduğunu söyleyen tipik bir Gotik anlatı örneği de çok yakın tarihli Matrix filmi.
Yine de Gotik edebiyatın tamamen terkedildiğini söylemek doğru olmaz, fantastik edebiyat diye adlandırılan türde eser veren yazarların çoğu Gotik edebiyatın unsurlarını kullanıyor. Tolkien’ın Yüzüklerin Efendisi’nde düşlediği dünya, teknoloji karşıtı ve geçmişe dönük. Çok satarların en çok satanı Stephen King’in Medyum’u (The Shining) ıssız bir otelde bir süre önce işlenen korkunç cinayetlerin, bekçi olarak kalan ailenin babasını nasıl çıldırttığı üzerine tam bir korku abidesi. Eco’nun Gülün Adı’sıysa doğrudan Ortaçağa dönüyor ve bir manastırda işlenen gizemli cinayetleri Holmesvari bir din adamına çözdürüyor.
Doğrudan Gotik olarak adlandırılan hikayeler yazan H. P. Lovecraft’ı da unutmamak gerek. Türkçede sadece Mitos tarafından basılan Gotik Öyküler isimli tek bir seçkiyle okunabilen Lovecraft türün kararlı takipçilerinin baştacı. Lovecraft’ın hikâyeleri ürkünç ve dehşet verici kaynağı bilinmez güçleri, insanın doğa karşısındaki çaresizliği gibi karanlık konuları işliyor.
Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi’nden Iris Murdoch’un Tek Boynuzlu At ve Melekler Zamanı’na, Goethe’nin Faust’una kadar sınırları genişletilebilen, romansdan korkuya çeşitlemeleri bulunan Gotik anlatının temel formülü, 1797 tarihinde yazarı bilinmeyen şu sözlerin kaleme alındığı günlerden bu yana yine de pek değişmedi:
“Yarısı harabe haline gelmiş eski bir şato al,
Bazıları gizli, bir sürü kapısı olan uzun bir koridor.
Üç tane yeni ceset.
Sandık ve mengenelerde bir sürü iskelet…
Hepsini karıştır, bir kaplıcada yatağa gitmeden önce üç cilt olarak alınacak şekilde.”

ALıntı..

“Gothic Sanatı”

Gothic (Gotik) Yorum Yok »

Gothic sanatı, Roman sanatının sunduğu hayalgücü ve birikim üzerinde yükselmiştir. Bu sanattaki yapı ve düzen, dekorasyon, esin ve plastik anlayış tam anlamıyla yeni, “el değmemiş”tir. Roma Yunan’dan yararlanmış; Bizans Roma’dan ve Doğu’dan kaynaklanmış, Roman sanatı Doğu’nun, Bizans’ın, Barbarların ve Antikçağ’ın melez ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Rönesans ve modern sanatlar da mimarlık ve süsleme öğelerini Antikçağ’dan almıştı. gothic sanatı ise Roman sanatının gelişimini köstekleyen köhneleşmiş formların kısıtlamalarını bir yana atarak doğadan yola çıktı. gothic sanatı Roman sanatının sunduğu birikimden ve bakış açısından yararlanmasına karşın, Roman sanatının reddiyesi üzerinden kendini yaratmıştır. gothic sanatçı da bu yaratıcı itkiyle her şeyi yeni baştan ele alma cesaretini gösterebilmiştir. Aydınlanmanın tohumları yavaş yavaş toprağa düşmektedir.

Rönesans döneminde İtalyanlar, Ortaçağ sanatını aşağılamak üzere “tedesco” diyorlar. Bunun Fransızcası “gothic”. gothic sanatı 12. yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa’da ortaya çıktı, 13. yüzyılda olgunluk aşamasına ulaştı. Bundan sonra İngiltere’de hızlı bir gelişim gösterdi ve 13.-14. yüzyıllarda tüm Avrupa’da yayıldı. Rönesans’ın doğuşuyla beraber gerilemeye başladı ve giderek ortadan kayboldu.

Bu dönemde eski Galya bir krallık iktidarı altında merkezi ve güçlü bir devlet olmaya başlamıştı. Paris Üniversitesi’nde ders veren Aziz Thomas, dinsel dogma ve politik düşünce ile beraber inancın dünyevîleşmesini temsil ediyordu. Tüm bir toplumun ortak çabasının ürünü olan katedraller, somut olaylar dünyasının ve düşünce alanını egemenlik altına alan düzenin anıtsal ifadesiydi. Düşünce manastırdan üniversiteye, sanatsal girişimler başrahiplerden piskoposlara geçiyordu.

Roman sanatının kasvetli şatoları, gothic dönemde saraylara dönüştürüldü. 15. yüzyılda ekonomik alanda öne çıkarak yeni bir sınıf oluşturan burjuvazinin gereksinimleri doğrultusunda, kent konutları olan konaklar ve villalar yapıldı. gothic dönem, köprü, hastane, manastır, belediye binaları, adalet binaları, çarşılar gibi çeşitli yapılar ortaya koyarak gelişmiş bir toplumun büyük mimarlık gereksinimlerine cevap verdi. Politik iktidarın niteliğine uygun olarak gothic sanat da merkezlerde yoğunlaştı, taşraya ancak örnek olabildi.

gothic dönem insana yönelme konusunda bir adım daha attı. İnsana doğru atılen her adım, dinden biraz daha uzaklaşmak anlamına geliyordu ve insana ulaşmanın o dönemde dinden uzaklaşmaktan başka da yolu yoktu. Gerçekten de din, dogmalarını, ancak aklı reddederek kabul ettirebiliyordu. Aklı reddetmek ise insanı reddetmekti.

12. yüzyılda teolojik bir kavram olan Meryem, 13. yüzyılda çocuğunu seven şefkatli bir ana haline gelmiştir. Roman yapılarının yüksek kapı alındıklarındaki çatık kaşlı İsa, Gothic yapılarda kemer payandalarına inmiş bir figür olarak inananları dinsel bir gülüşle selamlamaktadır. Bu dönemde tanrı da en yüce yargılayıcı olmaktan çıkarak insanlaşmıştır
gothic dönemdeki süslemecilik Bizans’taki simgeciliğe karşılık ansiklopedik bir nitelik kazanmıştı. Örneğin Chartres Katedralindeki 8000 kabartma ve resim skolastik felsefeyi anlatıyordu.

gothic sanatı, mantığı ve matematiği mimariye uygulayarak yapıları yükseltmenin yöntemini buldu. Yüzünü doğaya çevirerek akla yöneldi. Akla yönelmesinin bir sonucu olarak gothic sanatta bir sistem değil bir dünya yaratma vurgusu vardır. Nitekim katedral, birçok imgenin ve varlığın yaşama zemini bulduğu başlıbaşına bir dünyadır.

Bu dünya yaratma kurgusu, tamamlayıcı unsurlar olarak felsefe ve bilimin de önünü açmıştır. Bu akıl yürütmeyi ileride Descartes’ta göreceğiz.

Birbirlerini besleyerek ayrı kanallardan beslenen sanat, felsefe ve bilim gelişen ve karmaşıklaşan koşullara yanıt üreterek, yaşanabilir bir dünya kurgusunun esas bileşenleri olma niteliğini bugün de sürdürmektedir.

gothic edebiyat özellikle 18. yy sonunda popüler olan, karanlık, grotesk ve doğaüstü olayları işleyen edebi türe zaman zaman verilen isimdir. en belli başlı örnekler için (bkz: frankenste in) (bkz: dracula) (bkz: dr jeykll mr hyde)

gothic müzik heavy metal ve punk arasında bir tarzdır. olur mu hiç, değildir: “gothic muzik heavy metal olmakla beraber punk ile ili$kisi oldukca zayiftir. daha cok orta cag ve barok doneme ait klasik muzigin heavy metal’le ic ice gectigi estetik yonden kuvvetli bir tarza sahip olup bu yonden punkin tam tersi bir duru$ sergiler.” bilelim öğrenelim. ukalalık olarak alın lütfen.

gothic moda ise genelde her nedense özellikle teenage kızların, özellikle de the crow filmlerind en sonra daha da benimsediği bir moda. tercihen deri, siyah giysiler giyilir ve ceset gibi, vampir gibi bembeyaz makyaj yapılır. saçlar uzun, çeşitli renklerde, tırnaklar da bir o kadar uzun ve renk renktir. kollarda boyunda boş yer kalmayana kadar takılar istenirse takılabilir, vaciptir. her gothic genç kızın gönlünde pumpkin king jack gibi bir sevgili sahibi olma hayalleri vardır. gothic komünity üyelerinin milli bayramı helloween, milli içecekleri red wine, başkentleri gotham city’dir.

Avrupada gothic metalin kısa tarihi

Gothic (Gotik) Yorum Yok »

Paradise Lost 1991′de “Gothic” albümünü çikardiginda, kimse bu ikinci albümlerinin bizleri yepyeni bir türle ‘Gothic Metal’le tanistiracagini
bilmiyordu. Bu albümde “Paradise Lost”, doom ve death metallerden elementler kullanip bunlara Nick Holmes’un erkeksi ve Sarah Marrion’un duru
seslerini eklemisti. Ingiltere’ye kalsaydi kadin vokaller fazla ilgi görmediginden bu hikaye burada biterdi elbet. My Dying Bride ve Anathema
kadin vokalsiz bu isi sürdürenlerin basini çektiler. (Arada Sarah diye birini kullandiysalar da su anda kimse nerede oldugunu bilmemekte bu
kisinin..)

Avrupa`nin diger ülkelerinde durum farkliydi tabii ki. 1992′de Hollandali grup “The Gathering” Bart Smits`in kükredigi ve Marike Groot`un
sakidigi ilk albümleri “Always…”i yayinladi. 1995`teki üçüncü albümleri “Mandylion”la bir devrim gerçeklestirdiler: Bart kovuldu ve
“Anneke Van Giersvergen” tahti ele geçirdi.

Ayni yil, “Theatre of Tragedy” adli grup Norveçte ilk albümlerini yayinladi. Albümde “Raymond I Rohonyi” ve “Liv Kristine Espenaes” yine
yumusak kadin ve sert erkek vokali örneklemelerine katkida bulundular. “Velvet Darkness They Fear” ; grubun 1996 çikisli albümü; 1994`te
yayinlanan “The Third And The Mortal” demosu “Sorrow” ile birlikte Norveç açisindan satir basi sayilirlar. Bu çalismalarda geleneksel müzikle
birlesen sert gitar rifleri hem gruplarin hem de gruplarin ürettikleri müzik olan “gothic metal”in daha genis kitlelere yayilmasini saglamanin yanisira
ülkeyi de oldukça etkiledi. Netekim Norveçli gruplarin çogu röportajlarinda “Paradise Lost”un adini ansalarda çogu hem kendileri gibi Norveçli
hem de gizemli vokal “Kari Rueslatten” ve grubu “The Third And The Mortal”a da çok sey borçludurlar. Female vokalli, dark metal yapan gruplar
Norveçte yükselise geçerler. Içlerinden biri etkileyici vokalisti yada baska bir deyisle “Attractive Frontwoman” “Vibeke Stene” ile biraz daha
yükselir, “Tristania”. Takip eden gruplar “Sins Of Thy Beloved”, “Madder Mortem”, “Sirenia” oldular. Norveç hala “Paradise Lost”un kadin ve erkek
vokalleri karistirma gelenegini takip ediyor fakat bu genellemeye “Madder Mortem” ve “Trail of Tears” katilmamakta. “Trail of Tears” çok sevgili
bayan vokali gruptan atip “Green Carnation”dan “Kjetill Nordhus”u getirdiler.

Hollanda cephesinde 1997`de ilk albümleriyle “Within Temptation” göze batan gruplardandir. Vokalist “Sharon den Adel” baslarda onlarin da Paradise Lost`tan
etkilendigini itiraf ediyor. “After Forever”, “Autumn” ve “Epica”nin ise ayni yil “Angels Fall First” albümünü çikaran “Nightwish”ten etkilendigini
düsündügünü söylüyor. Finlandiyali grup Nightwish sirasiyla “Oceanborn” (1999), Wishmaster (2000), “Century Child” (2002) ve “Once” (2004) albümleriyle
kendine hatiri sayilir bir kitle olusturdu. “Within Temtation” ise 2000 tarihli “Mother Earth” albümünün getirdigi basarinin molasini 2004`ün sonuna kadar
sürdürürken, pesinden pek çok grubu sürüklemeye baslayan Nightwish Avrupa`yi fethetmeye kafasina koymustu.

Tamami Hollanda kökenli olan “After Forever” 2000, “Autumn” 2001, “Epica” ise 2003`te kuruldular. Fakat kurulur kurulmaz “Epica” kendilerine
hiçte hos olmayan “Replica” daha bir Türkçelestirmek gerekirse “KOPYA” nickname`ini aldi.

Peki Avrupa`nin geri kalani? Fransada “Penumbra”, Hirvatistanda “Ashes You Leave”, Italyada ise “Lacuna Coil” Avrupada adini sikça duyuran diger gruplardandir.
Almanyada “Gothic metal” popüler bir tür olmasina ragmen, ülke “Flowing Tears” disinda adi duyulmus baska gruba evsahibi olmamistir. Lüksemburgda
“Erben der Schopfung” (Daha sonra grubun adini insancil davranip “Elis” olarak degistirdiler), Avusturyada ise Nightwish`in birebir kopyasi “Edenbridge” boy göstermistir.

Gothic filmler

Gothic (Gotik) Yorum Yok »

AdamS FamiLy

Yönetmen:
Barry Sonnenfeld

Oyuncular:
Anjelica Huston, Raul Julia, Christopher Lloyd, Joan Cusack, Christina Ricci, Carol Kane, Jimmy Workman, Kaitlyn Hooper, Kristen Hooper

Aşklarını yenileyen Gomez (Raul Julia) ve Morticia’nın (Anjelica Huston) erkek çocuklarının dünyaya gelişiyle Addams malikanesine yeni bir ses gelir. Fester’ın (Cristopher Lloyd) şehvet düşkünü dadı Debbie Jilinsky’nin (Joan Cusack) peşine düşmesiyle Wednesday (Christine Ricci) ve Pugsley (Jimmy Workman) onun aslında kara bir dul olduğunu ve Fester’ı da ölü koca koleksiyonuna eklemek istediğini keşfederler.

Fester’ın dadıyla evlenmesi ve ardından da çocukları yaz kampı için evden uzaklaştırmaya çalışmasıyla ailede soğuk rüzgarlar esmeye başlar. Ancak Wednesday henüz son sözünü söylememiştir.

DraCuLa

…Anahtarı bulmak için bedeni aramam gerektiğini biliyordum, bu yüzden kapağı kaldırdım ve duvara dayadım; ve sonra ruhumu korku ile dolduran bir şey gördüm. Kont orada yatıyordu, ama sanki gençliği yenilenmiş gibi görünüyordu, çünkü beyaz saçları ve bıyığı karanlık bir demir grisine dönüşmüştü; yanakları daha dolgundu ve beyaz derisinin altı yakut kırmızısı görünüyordu; ağzı her zamankinden de kırmızıydı, dudaklarında taze kan damlaları vardı ve ağzının kenarlarından aşağı akıyor, çenesinden ve boynundan süzülüyordu. Derin, alev alev gözleri bile şişmiş etlerin arasına gömülmüş gibi görünüyordu, çünkü gözkapakları ve göztorbaları kabarmıştı. Sanki korkunç yaratık tamamen kanla dolmuş gibiydi; doygunluk içinde bitkin düşmüş, pis bir sülük gibi yatıyordu orada…

Dracula…

Gerilim ve korku türünün başyapıtı…

Viktorya Dönemi’nin aşırı ahlakçı görünümünün ardında yatan karanlığı ve ikiyüzlülüğü açığa vuran bir anlatı. Stoker bu yapıtıyla, yaşadığı dönemin ahlakçı ve bilimci ütopyacılığını, kana susamış bir vampirin şahsında, ustalıklı bir biçimde eleştiriyor

Bram Stoker’in kitabından 1992′de sinemaya uyarlanan filmin yönetmenliğini Francis Ford Coppola yapmıştır. 3 oskar ve daha birçok ödül kazanan film , muazzam bir oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkar.

Eflak voyvodası Vlad Dracul Haçlı seferindeyken karısına düşman tarafından kocasının savaşta öldüğü yalanı söylenir. Kocasının ölümüne dayanamayan Elisabetha bulunduğu şatonun surlarından kendini aşağı bırakarak ölümü seçer. Geri döndüğünde karısının ölüm haberiyle yıkılan Vlad Dracul , Tanrı’ya ve uğruna savaştığı hristiyanlığa lanet ederek kan içer ve ölümsüzlüğü seçer. Birkaç yüzyıl sonra karısının reankarnesinin İngiltere’de olduğunu öğrenmesiyle filmin konusu gelişir. .

Dracula bir korku filmi olmaktan ziyade çok hüzünlü bir aşk hikayesidir. Buna rağmen bir korku filminde olması gereken sahnelerinden nasibini almıştır. Genel olarak Victoria dönemi İngilteresinde geçen film dekor ve kostüm bakımından da oldukça başarılıdır. Dracula’yı oynayan Gary Oldman’ın makyajı bana göre gelmiş geçmiş en başarılı vampir tiplemesini ortaya çıkartmıştır.

Bu filmin bana göre en etkileyici yanı Dracula’nın duygusal bir bağla yaşayan bir insana bağlı olmasıdır. Aşık bir vampir hernakadar kulağa tuhaf gelsede bu hikayede okadar güzel işlenmiş ki kavuşsunlar ömür boyu vampir olarak birlikte yaşasınlar istiyor insan. Ama her dramatik aşk filminde olduğu gibi bu filminde sonunda gözyaşı var. Yinede sonunda bir huzura kavuşma ve barış olduğu için tamamen kötü bitiyor denemez. Ne de olsa filmin ana teması gerçek aşk asla ölmez..

Hikayenin en önemli noktalarından biri Dracula’nın Mina’nın nişanlısını tutsak tuttuğu ve daha sonraki dönemde ona asla zarar vermemesidir. Filmde istediği kadar fareleri canlı canlı yesin Draculanın asla evil bir karakter olduğuna inanmıyorum.

Filmin benim için en unutulmaz sahnesi Vlad Dracul’un İngiltere’de Mina ile sokakta ilk karşılaşma anıdır. Gary Oldman’ın üzerinde o dönemin modası olan uzunca bir ceket , kafasından fötür şapka , yuvarlak gözlükler vardır. Bu sahneden beri Gary Oldman’a herzaman uzun saçın çok yakışacağını düşünmüşümdür ama ne yazık ki kelleşti . Gerçi bence hala karizmasından birşey kaybetmiş değil.

Gary Oldman … Dracula
Winona Ryder … Mina Murray/Elisabeta
Anthony Hopkins … Professor Abraham Van Helsing
Keanu Reeves … Jonathan Harker
Richard E. Grant … Dr. Jack Seward
Cary Elwes … Lord Arthur Holmwood
Bill Campbell … Quincey P. Morris
Sadie Frost … Lucy Westenra
Tom Waits … R.M. Renfield
Monica Bellucci … Dracula’s Bride
Michaela Bercu … Dracula’s Bride
Florina Kendrick … Dracula’s Bride
Jay Robinson … Mr. Hawkins
I.M. Hobson … Hobbs
Laurie Franks … Lucy’s Maid

Van HeLSinG

Karpat Dağlarının derinliklerinde Transilvanya ismini taşıyan esrarengiz ve mistik bir ülke vardır. Şeytani güçlerin hala yaşadığına inanılan bu topraklarda her türlü tehlikenin var olduğu güneşin doğuşu kadar doğaldır. İnsanoğlunun en büyük kabusu kabul edilen canavarlar bu topraklarda hayat alanı bulurlar.

19. yüzyıl Londra´sı, Roma´sı, Paris´i ve Transilvanya´sını kapsayan bu dünyada insanoğlu sürekli bir tehdit altındadır. İnsan ırkına karşı sonu gelmez bir savaş açmış olan yaratıklar, çok çeşitli formatlarda bedenlenmiş canavarlara dönüşerek sürekli saldırılar düzenlemektedir. İnsanoğlundan binlerce yılın intikamını almak amacıyla elele vermiş olan Dracula, Frankenstein, Kurt Adam gibi canavarlar, insan ırkını toptan yok etmek için saldırılarını hızlandırmışlardır.

Bu ürkütücü ortama insanoğlunu kurtarma görevini üstlenmiş bir kahraman gelir. Bu kahraman, efsanevi vampir avcısı Van Helsing´dir. Vatikan´da faaliyet gösteren gizli bir kuruluş adına çalışan Van Helsing, bölgeye dehşet saçmakta olan Kont Dracula´yı alaşağı etmek amacıyla Transilvanya´ya gelir. Orada Anna Valerious adlı korkusuz bir kadınla tanışır. Anna´nın ailesi kuşaklardan beri vampirler yüzünden lanetlenmiştir. Bu uğursuz lanetten kurtulmasının tek yolunun vampiri yenmek olduğunu öğrenince onunla güçbirliği yapma yoluna gider

THE CROW

Bu güne kadar dört adet The Crow filmi çekildi, bunlar;

The Crow, 1994

The Crow : City Of Angels, 1996

The Crow : Salvation, 2000

The Crow : Wicked Prayer, 2005

Ama içlerinde bence en güzeli serinin ilk filmi olan Brandon Lee’nin başrollerinde oynadığı 1994 yapımı The Crow filmiydi.

Film ile ilgili bilgiler vermeden önce The Crow nedir,nerden çıkmıştır buna bir göz atalım

The Crow nedir, nerden çıkmıştır?

The Crow serisinin ana temasını oluşturan çizgi romanlar James O’Barr tarafından yazılmıştır. James O’Barr, trajik bir trafik kazasında nişanlısı Bethany’nin sarhoş bir sürücünün kullandığı araba tarafından öldürülmesi sonrasında çok sıkıntılı günler yaşamaya başlamış. Bu yaşadığı sıkıntılı dönemden kurtulmak için kendisini çizime verir, daha sonraları ise gazetede okuduğu bir haberden ( Detroit’te bir çiftin 20$ lık nişan yüzükleri için öldürülmesi olayı ) oldukça etkilenir ve bunun bir hikayenin başlangıcı için güzel bir çıkış noktası olduğuna karar verir ve 1981 yıllarında Berlin’de ilk The Crow çalışmalarına başlar. İçinde bulunduğu sıkıntılı yaşam yüzünden eserini tamamlaması uzun bir süre alır.James O’Barr hikayesinde kullandığı karakterleri kendi hayatından seçmiş,gerçek kişileri karakterleri ile özdeşleştirmiştir.Hatta filmde yer alan çete üyelerinin isimleri de Detroit deki duvar yazılarında alınmış gerçek çete üyeleri isimleridir. (T-Bird, Tom-Tom, Top Dollar, Spooky Stone gibi) Bunun üzerine olayları hikaye üzerine oturtarak hikayeyi tamamlamıştır.

Bu yazının devamı ve daha fazla ayrıntı için bu röportajı okuyabilirsiniz.

Peki The Crow nasıl beyazperdeye taşınmış?

Çizgi romanın başarısından sonra 80li yılların sonunda film yapımcısı Jeff Most film için 1500$ gibi komik ücret önermiş.Filmin kült ve efsanevi olmasının ise iki ana nedeni var.Bunlardan birincisi filmin yönetmenliğini Alex Proyas’ın üstlenmesi ve ikincisi ise başrollerinde efsane karate ustası Bruce Lee’nin oğlu Brandon Lee’nin yer almasıydı.İlk başlarda birbirlerini tanımayan James O’Barr ve Brandon Lee film çekimlerinde çok iyi anlaşmaya başlamış ve çeşitli röportajlarda James O’Barr,Brandon Lee için küçük kardeşim diye bahsetmeye başlamış. Filmin çekimlerinin bitmesine 8 gün kala Brandon Lee’nin yanlış doldurulmuş bir silah tarafından çekim sırasına vurularak öldürülmesi bu yüzden James O’Barr’ ı hayatı boyunca sarsan ikinci büyük olay olur.

Romanın üzerinden 22 yıl, filmin üzerinden ise 12 yıl geçmesine rağmen The Crow çizgi roman severler için hala bir kült olmaya devam etmektedir.

The Crow Hakkında Bazı Bilgiler

The Crow tüm zamanların en çok satan bağımsız siyah beyaz çizgi romanıdır.
The Crow birçok dile çevrilmiş ve dünya üzerinde çeyrek milyondan fazla kopya satmıştır.
James O’Barr, Fransa’da düzenlenen Uluslararası Çizgi Roman Festivalinde ödül alan ikinci Amerikalı olarak tarihe geçmiştir.
The Crow filmi çoğu listede gelmiş geçmiş en iyi çizgi romandan filme uyarlaması olarak gösterilmektedir.

The Others [ DiqeRLeRi ]

Yönetmen : Alejandro Amenábar
Senaryo : Alejandro Amenábar
Yapım : 2001, İspanya…
Tür : Korku/ Gerilim

Oyuncular
Nicole Kidman, Fionnula Flanagan, Alakina Mann, James Bentley, Eric Sykes, Christopher Eccleston, Elaine Cassidy, Renée Asherson, Gordon Reid

2. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, tenha Jersey Adası’nda bir genç kadın kocasının cepheden dönüşünü beklemektedir. Grace iki çocuğunu Viktorya tarzı büyük ve güzel evinde büyütmekte ve sadece orada güvende olabileceklerine inanmaktadır.

Fakat artık güvende değildirler…

Açıklanamaz şekilde ortadan kaybolan hizmetçilerinin yerine gelen üçlüyle beraber şaşırtıcı olaylar başlar. Grace’in kızı, evin her odasını gezen belirsiz varlıklar gördüğünü ve onlarla konuştuğunu iddia etmektedir. Başlangıçta Grace, kızın sözlerine inanmamakta dirense de, çok geçmeden bu davetsiz misafirlerin varlığını kendisi de hissedecektir.

Grace, onların kim olduğunu ve ailesinden ne istediklerini öğrenebilmek için herşeyden vazgeçmeli ve doğaüstü inançların ortasında kendi cevaplarını bulmalıdır…

ÖLü GeLin

19. yüzyılda bir Avrupa kasabasında yaşayan ve Victoria ile evlenmek üzere olan Victor, şaka olsun diye elindeki nikah yüzüğünü yolda gördüğü bir iskeletin parmağına takar. Bu iskelet ölmüş bir kıza aittir ve ceset zombie’ye dönüşür. Canlanan kız, artık Victor’un kendisinin kocası olduğunu iddia eder.

HayaLet SuvaRi

Konu : Ichabod Crane 18. yüzyılda adli tıp ile ilgili suçlara zamanının ötesinde yöntemlerle yaklaşan polistir. Bu kez görevi New York yakınlarındaki Sleepy Hollow adlı köyde işlenen cinayetlerin sırrını çözmektir. Güneşin neredeyse yüzünü hiç göstermediği, insanların geceleri pencerelerini sıkı sıkı kapattıkları bu köyde, inanılan ve durmadan anlatılan bir efsane vardır ve bu efsane gerçeğe dönüşmüştür.

Vücudunda başı olmayan bir atlı geceleri gelerek kılıcıyla köydeki insanların başlarını kesmekte ve bu kesik başları yanında götürmektedir. Aynı zamanda bir bilimadamı olarak böyle hikayelere inanmayan Crane, olayı kendi gözüyle görünce fikri değişir. Köydekiler bunu uzun yıllar önce başı kesilerek ölen adamın yaptığını anlatırlar. Crane, olayın derinliklerine indikçe bu başsız adamın rastgele değil bir amaç çerçevesinde bu katliamları yaptığını keşfeder.

Yönetmen
Tim Burton
Türü
Gerilim

Oyuncular-Karakterler
Johnny Depp
Ichabod Crane
Christina Ricci
Katrina Van Tassel
Miranda Richardson
Lady Van Tassel

MakaS eLLeR

(Edward Scissorhands)

Yönetmen : Tim Burton
Oyuncular : Johnny Depp, Winona Ryder
Stüdyo : 20th Century Fox

Batman” ve “Beetlejuice”‘un yönetmeni Tim Burton’dan son derece sıradışı bir karakter üzerine unutulmaz bir masal. Johnny Depp, Winona Ryder ve Dianne Wiest sizlerle. Mucidinin ani ölümü, Edward’ın yarıda kalmasına yolaçar, elleri yerine uzun, keskin metal parçaları vardır

Batman Begins - (Batman Başlıyor)

Milyoner anne babasının gözlerinin önünde katledilmesi genç Bruce Wayne’de intikam takıntısına neden olan karşı konulmaz bir travma yaratır. Fakat kader bu şansı elinden alır. Ninja tarikatının lideri, tehlikeli ama onurlu bir adam olan Ra’s Al-Ghul’e danışmak için Doğu’ya giderek ortadan kaybolmasının ardından geri döndüğünde Wayne; Gotham şehrini organize suç örgütleri ve tehlikeli suçlular tarafından istila edilmiş; miras olarak aldığı şirketi ise ellerinden kayarken bulur…
Malikanesinin altında bulduğu mağara ve orijinal zırhlı kıyafet Bruce Wayne’in yeni bir kimliğe bürünmesine yol açar. Artık kötülük yapanların içlerine korku salacak Batman’dir o. Bu yeni kılığı ve polis Jim Gordon’ın yardımlarıyla Batman, mafya babası Don Falcone, uyuşturucu tüccarı Jonathan-korkuluk- Crane ve kendini göstermek için doğru zamanı kollayan, Wayne’e çok da yabancı olmayan, gizemli bir üçüncü şahsın kurduğu çirkin düzeni yıkmak için işe koyulur

NoeL GeCeSi KabuSu

Jack Skellington, Halloween şehrinin balkabağı kralı her yıl Halloween zamanı hep aynı şeyleri yapmaktan çok sıkılmıştır. Bir gün Christmas şehrine bakarken aklına bir fikir geliyor. Noel Babayı kaçırmakla işe başlayan Jack, Christmas şehrine çok değişik bir Noel yaşatıyor. Tim Burton’ın inanılmaz hayal gücünün stop-motion tekniğiyle çekilmiş başarılı bir film

FrankenStein

Bilim ya da çılgınlık? Baron Victor Frankenstein, hayatın gizemini keşfetti ve kendini insanın kanını donduracak olaylar zincirinin akışına bıraktı. Korkunç suratlı, lanetlenmiş bir yaratık ve öldürmeye karşı bir eğilim. Christopher Lee, “Frankenstein’ın Laneti”nin ”Herşeyi başlatan film” olduğunu söylüyor. İngiltere’nin Hammer stüdyolarından çıkan bu heyecan verici klasik film, Lee ve Peter Cushing’in (Victor) birlikte oynadığı bir dizi korku hitinin başlangıcı.

Oyuncular: Peter Cushing, Hazel Court, Detay
Yönetmen: Terence Fisher, Detay
Kategoriler: Korku

LanetLiLeR KRaLiÇeSi

Yaşam açlığı onu büyüledi”

“Ün kazanma aşkı onu uyandırdı”

“Güç kazanma hırsı hepimizi öldürebilir.”

Efsanevi vampir Lestat yıllar süren uykusundan uyanor ve kendini yeryüzünde tanrıya en yakın varlığa çevirir : O bir rock starıdır artık.

O artık müziğiyle Queen Akasha’yı aramaktadır. Akasha ise yüzyıllardır bu müzikle uyanmayı beklemektedir. Artık aradığı şeyi bulmuştur.

Artık Akasha engellenemez güçlerini kullanmaya başlamıştır. Tek istediği dünyada cehennemi yaşatmaktır

BeteR BöceK

Beterböcek, hem 80′lerin hem de Tim Burton’ın en sevilen filmlerinden biri. Çılgınca komik ve stilize,kısaca sürreal takıntılı bir film.Tim Burton’un doğasında var bu tarz anlatım.Biraz komediye biraz gerçeğe yaklaştırmaya çalıştığı filmlerinde çocuklara değil büyüklere eğlencelik ve inanılmazlık baş göstergesiyle filmler çıkarıyor yönetmen.

Öldüklerini anlamayan genç çiftin hayalet olmayı bile beceremeyişlerini anlatan,sinema dünyasının ilk defa dünyaya hayalet gözüyle bakmamızı sağlayan film Beetle Juice.Yakın geçmiş zamanda çekilen Others filminde de ön plana çıkan perili ev hikayelerinin hayal gücüyle hayat bulan ve benzersiz bir kulvarda yüzen klişe bir film Beetle Juice

Henüz ölmüş olan çiftimiz, başkalarınca satın alınmış çok sevdikleri evlerini onlarla paylaşmak istemezler, evlerini bertaraf eden bu garip aileyi kaçırmak için türlü hayalet numaraları yaparlar. Üzerlerine çarşaf geçirip gezmeler, uğultulu sesler çıkarmalar, kafalarını gövdelerinden ayırmalar ve tarif edilemeyecek şekillere bürünmeler… filmde ruh çağırmadan mezar taşı kullanımına kadar bir sürü korku filmlerine mensup olabilecek ortak malzemeye tanık olursunuz.

Hepsi çok klişe gelir kulağa. Ama Tim Burton bu filminde önüne konulan yoğurdu çok farklı bir şekilde yiyor. Film, içerdiği unsurlara rağmen kesinlikle korkutmuyor. Zaten amaç korkutmak ya da gerilim yaratmak da değil. Esprili hatta komik bir şekilde anlatılan bu senaryo, gerek anlatım tarzı, gerekse müzikleriyle insana keyifli bir şölen sunuyor. Bunun yanı sıra bütün perili ev anlatılarına gizlenmiş farklı bir konuyu içerir aslında Beetle Juice.

Eve yeni taşınan çiftin bir de kızları vardır. Sürekli siyahlar giyen Beetle Juice deyimiyle Edgar Allan Poe’nun gotik kızı Lydia, ailesiyle bir türlü uzlaşamayan, kısacası hayatından memnun olmayan bir kızdır.Evin eski sahibi olan hayaletlerle kurduğu dostluk ve onlar sayesinde hayattan zevk alabilmeyi öğrenmesi filmin asıl konusunu oluşturuyor

Alt metinlerini dikkat ettiğinizde oldukça güzel bir tad bırakan film, çocukken izlediğimle ve şu an izlediğimde aldığım tatlar arasındaki farklılıklarla bir kez daha izleme isteğiyle birleşmesine sebep oluyor.

UndeRwoRLd EvoLution [ KaRanLıkLar üLKeSi ]

Gizli ve iyi korunan sırları ve bir vampire avcısının ihaneti ile Vampir imparatorluğu gücünü arttırarak yüzyıllar süren savaşı devam ettiriyordu. Şiddet ve korkunun sınırları gittikçe genişlemekteydi. Fakat bir ölümsüzün güce karşı duyduğu doymak bilmez istek Vampirler ve Lycan’lar arasında yeni ve içinden çıkılması güç kinlere sebep olacaktı.

Selene hayatı için pazarlık yapabileceği tek kişi olan vampirlerin kralı olan Marcus’u aramaktadır. Bir melez olan Michael Selene’e bu konuda yardım etmek istemektedir fakat içindeki Kurt adam kanını control edip edemeyeceğini bilmemektedir. Selene onun arkadaşlığını reddeder. Aşkları genetic kodlardan daha güçlüdür ama Marcus, Selene’i yok etmeye çalışır. Aralarındaki mücadeleden sonra ortaya çıkan ise bu mücadeleden bile daha korkunç bir gerçektir. Selene kendi ailesi bile ihanet etmiştir. Ve Selene intikamını alacaktır…

Homoseksüellik

Cinsel Yaşam Yorum Yok »

Psikolojik açıdan bakıldığında, insan denen yaratığı dişi veya erkek diye ayırmak pek kolay değildir. Çünkü erkeksi kadınlar da, kadınsı erkekler de vardır. Fakat bu tip erkek ve kadınların mutlaka homoseksüel olmaları gerekmez; bunda daha başka, daha önemli etkenler rol oynar.

Erginlik çağından birkaç yıl sonra görülebilen genç kızların ve delikanlıların kendi cinsleriyle kurdukları yakın ilişkiler, genellikle ciddi birer sorun değildir. Çünkü bu ilişkiler heteroseksüel (karşı cinse duyulan cinsel ilgi) sevgiye bir geçiş devresidir. Bu ilişkilere bazen geçici homoseksüellik de denir. Fakat bu, bilimsel şekilde kanıtlanan gerçek homoseksüellikten farklıdır.

Geçici homoseksüellik erkeklerden çok kadınlarda görülür. Oysa ki gerçek homoseksüellik veya sapıkça bedensel sevgi daha çok erkeklere özgü bir durumdur. Kinsey, homoseksüelliğin erkeklerde, kadınlara oranla üç kat daha fazla görüldüğünü söylemektedir. Homoseksüelliğin Japonya’da eski bir tarihi vardır; fakat milletlerin homoseksüelliği ile ilgili kesin istatistikler olmadığı için, bunun İngiltere ve Amerika’ya oranla Japonya’da daha az yaygın olduğu, ama gitgide burada da yayıldığı düşünülmektedir.

Bazı homoseksüeller karşı cinse hiç ilgi duymazlar, bazıları ise bir dereceye kadar karşı cinse yaklaşabilirler. Bir kısmı cinsel ilişkilerde kendi cinslerinin gerektirdiği gibi davranırlar, bir kısmı ise karşı cinsin rolünü üzerlerine alırlar. Homoseksüel ilişkilerin çeşitleri, erkekte ve kadında farklıdır. Erkek homoseksüeller tarafından en fazla yeğ tutulan yöntem, penisin anüse sokulmasıdır. Başka homoseksüel teknikler arasında cinsel organların ağız ve elle uyarılmaları, normal kadın ve erkek arasında uygulanan teknikler vardır.

Penis-anüs birleşiminde gönüllü olarak kadının rolünü üzerine alan erkek, kendisini bir erkek saysa bile, psikolojik açıdan bir kadının yapısına sahiptir. Böyle bir homoseksüel erkek, kadınları bile kıskanabilir.

Cinsel organlarını birleştirmeyen kadınlarda, cinsel ilişkiler, öpüşmeler ve basit vücut temaslarına bağlı kalır. Fakat uzun deneylerden sonra, cinsel organların ve göğüslerin ağız ve parmak uyarmaları hoşa gider. Kadınlar arasındaki cinsel ilişkiler pettingi andırır.

Bu konudaki savların aksine, ender durumlarda erkeklik organının yerini tutan bir alete başvurulur. Psikolojik açıdan kadın homoseksüellerden biri erkeğin, öteki ise kadının rolünü üzerine alır. Fakat fizyolojik açıdan her ikisinin de davranışları aynıdır. Onun için kadınlarda gerçek aşırı anormallikler daha enderdir. Erkeklerde ise çok fazladır.

Bu ve başka nedenlerden dolayı bazı ülkelerde homoseksüellik lanetlenmiştir ve erkekler arasındaki sapık ilişkiler, ağır şekilde cezalandırılmaktadır. Buna karşılık kadınlar arasındaki homoseksüellik daha çok hoşgörüyle karşılanmaktadır. Kadın homoseksüellere, Yunanlı kadın şair Sappho’nun vatanı olan Lesbos Adasfna gönderme yapılarak “Lesbien” de denir.

İstediği kadar cinsel yaşam günümüzde sadece üremek amacını gütmesin, sağlıklı bir evliliğin gereklerinin yerine getirilmesi şarttır. Çoğunlukla erkek olan eski filozoflar, kendi cinsleri ile ilişki kurmaktan gurur duyarlardı. Bunlar kendi cinslerini kadınlardan daha yüksek gördükleri için, homoseksüel ilişkileri olumlu karşılarlardı.

Eğer gerçekten buna inanmışlarsa, saçma bir şeyi ileri sürmüşlerdir. Bunlar belki yukarda sayılan nedenlerden, homoseksüel sevgiyi aramışlar ve onu kibar bir kılıfa sokmak için kaypak sözlerle güzelleştirmişlerdir.

Erkekler ve kadınlar homoseksüel sevgiyi şu nedenlerle yeğ tutar:

1. Karşı cinsle temas, bazı özel durumlar yüzünden ya çok zordur ya da olanaksızdır.
2. Karşı cinsi elde etmek alanında, kendine güvensizlik.
3. Karşı cinsle normal cinsel yaşam ve zevk almak, denemesinde başarısızlık.
4. Hemcinsinin erojen bölgelerinin en hassas noktalarını bilmek ve hemcinsine, karşı cinsten daha çok zevk verebilmek.
5. Anormal merak ve duygular.
6. Uzun süren ruhsal homoseksüelliğin sonucu. (Eskiden gebelik korkusu olmadan tam anlamıyla zevk alabilmek nedeniyle de homoseksüelliğe başvurulmuştur.)

Başka nedenleri incelemeden, mutlaka homoseksüel ilişkilerde direten ve karşı cinse hiç ilgi göstermeyen kimselerin, zayıf insanlar oldukları söylenebilir. Hemen bütün biseksüel (karşı cinse de yakınlık gösteren homoseksüeller) kişiler, cinsel zevki ararlar ve geçmiş deneyler ve bağlantılardan kendilerini kurtaramazlar. Çünkü zayıf bir karakterleri vardır.

Geçici bir homoseksüellik devresi sürdüren bütün gençler mutlaka burada kalmazlar. Eğer sağlıklı bir evlilik yaşamını ararlarsa, anormal bağlantılarını, ruhsal disiplin ile olanaklı olduğu kadar çabuk koparmaya çalışırlar. Kendi kabuklarına çekildikleri ve çaba göstermedikleri takdirde, hiç bir zaman bu sorunu çözebilmek için bir çıkar yol bulamazlar.

Cinsel Organların Temizliği

Cinsel Yaşam Yorum Yok »

Cinsel organların temizliğine dikkat etmek sadece evli çiftlerin üzerinde durmaları gereken bir şey değildir. Bununla birlikte çocuklarını bu konuda aydınlatmamakta direten anne-babalar da vardır. Bunlar, sadece fahişelerin cinsel organlarını dikkatle yıkadıklarına inanır. Bazıları ise, cinsel organlar yıkandığı sırada, hassas bölgelerin uyarılacağı ve genç insanların autoerotizme alışacağını düşünür. Bunlar hatalı düşüncelerdir. Autoerotizm çoğu kez başka nedenlerden ortaya çıkar.

Erkeklerin çoğunda penisin baş kısmı, erginlik çağma kadar sünnet derisiyle örtülüdür. Daha sonra, penis gelişip büyüyünce, bu deri doğal olarak geri çekilir ve baş kısım ortaya çıkar. Sünnet derisi çok uzun olursa, baş kısım daima bunun içinde kalacaktır.

Bu durum erginlikten sonra da devam ettiği takdirde, sünnet derisinin altında smegma adı verilen, yumuşak, yağlı bir madde toplanır. Bu madde, meni ve idrar damlalarıyla karışır. Böyle bir karışım iltihaplar, pişikler oluşturabilir ve bazı genç erkekleri autoerotizme götürebilir.

Onun için, penisin baş kısmının erginlikten sonra dışarı çıkması çok önemlidir; bu durumda sadece iltihaplanmalardan korunmakla kalınmaz, giysilere baş kısmının devamlı sürtmesi sonucu, baş kısım daha az hassas duruma gelir ve cinsel temasta erken boşalma önlenir.

Doğal nedenlerden ve ilerki cinsel ilişkilere hazırlık olarak, genç erkekler sünnet derisini geri çekmeli, penisi birleşime hazırlamalı ve biriken smegmayı temizlemelidir. Aslında Musevi ve Müslümanlarda sünnet, dinsel nedenlerden yapılmaktadır. Fakat tıp açısından da bu çok doğru bir davranıştır. Sünnet derisi çok uzun olduğunda sertleşme anında bile baş kısım serbest kalmaz, cinsel ilişki sırasında hassaslık çok azalır ve boşalma oluşamaz. Böyle durumlarda hangi dinden olursa olsun, sünnet önerilir.

Kadınlarda da bızırın başı ve küçük dudaklar arasında smegma birikir. Kadının bu salgısı birçok durumda erkeğinkinden çok daha fazla ölçüdedir, bu sıvının içinde caprylic-asit vardır. Caprylic-asit aslında hoş bir koku verir. Fakat bozulduğu zaman burnu rahatsız eden bir koku çıkarır.

Bızır erkeğin penisinin baş kısmından çok daha küçüktür ve normal olarak bızırın üzerini bir deri kaplar. Bu yüzden buraya, evlendikten sonra da smegma toplanır. Smegma, bızır ile büyük dudaklar arasına ve daha aşağıda, küçük ve büyük dudaklar arasında da birikir. Ek hoş kokulu salgı, taze olduğu sürece erkeği cinse; bakımdan uyarabilir.

Fakat sarımsı beyaz bir madde haline gelince, erkekte bazı had durumlarda tiksinti yaratabilir. Kadınlar, idrar ve adet akıntılarıyla cinsel organlarının erkeklerinkinden daha kolay kirlenebileceğim akıllarından çıkarmamalıdır. Kadınlarda iltihap ve pişikler,erkekten çok daha fazla görülür.

Yukarda da belirtildiği gibi, cinsel organlara dokunmamak gerektiği düşüncesinin ne sağlık, ne de ahlaksal nedenlerden olmadığını en iyi kadın doktorları bilir. Yeteri kadar sık banyo yapamayan erkek ve kadınlar, tuvalete gittikten sonra cinsel organlarını ıslak pamukla temizlemelidir. Genç erkekler penislerini haftada en az iki kez temizlemelidir.

Bu sırada sünnet derisi tamamıyla geri çekilmelidir. Genç kızların ise cinsel organlarını en az beş günde bir temizlemeleri gerekir. Fakat evlendikten sonra gerek kadın, gerekse erkek, organlarını her gece, yatmadan önce iyice temizlemelidirler.

Döllenmesiz Cinsel İlişki

Cinsel Yaşam Yorum Yok »

Günümüzde evlilik yalnızca üremek amacını gerçekleştirmek için kurulan bir düzen değildir. Bu daha çok karşılıklı sevgiyi göstermenin bir yoludur.

Bugün bile bazı din ve ahlak hocaları, bu şekil cinsel ilişkinin, evliliğin kutsallığını zedelediğini ileri sürmektedir. Fakat nasıl bir uzay roketi, uzayın kutsallığını zedelemezse, üreme amacını gütmeyen cinse! ilişki de evliliğin kutsallığını lekelemez, bu yeni bir doğal bölgenin elde edilmesidir. Böyle saçma tabular yüzünden ne kadar çok kadın ve erkeğin ruhsal bunalım geçirdiklerini yalnızca doktorlar bilir.

İnsanların hayvanlar gibi sınırlı cinsel zamanları yoktur. Onları, cinsel yaşama uyaran ruhsal nedenlerdir. Üremeyi düşünmeden cinsel birleşimde bulunmak çok doğaldır. Bunu yasaklamak doğaya aykırıdır, hatta zararlıdır. Böyle bir yasağa uymak ise hemen hemen olanaksızdır. Birleşimi sadece üremek için bir araç olarak gören çok az aile vardır. Evlenmenin kendisi de sadece üremeye hizmet etmez. Bu, birlikte yasamak isteğinden doğar.

Üremek, evliliğin bir yan belirtisidir. Günümüz insanı, cinsel ilişkide sevginin en yüksek belirtisini görür. Bu arada çocuk sahibi olmayı istemek çok doğaldır ve sevgi ne kadar fazla olursa, o kadar çabuk çocuk sahibi olmak istenebilir.

Çocuk Aldırmak

Cinsel Yaşam Yorum Yok »

Ailenin, çocukların, devletin mutluluğu bir plan çerçevesinde kurulmalıdır. Birinci planda doğum kontrolü gelir, ondan sonra da çocuk aldırmak yer alır. Bir grafiğin gösterdiği gibi daha önce çocuk aldırıldığında erken doğum veya düşük yapmak olasılığı çok artar.

Ayrıca birkaç kez çocuk aldırıldığında, istense bile bir daha çocuk sahibi olmama tehlikesi büyür. Onun için daha çocuk sahibi olmamış, hele o zamana kadar doğum kontrolünü hiç denememiş bir kadının çocuk aldırması, büyük akılsızlıktır.

Rahmin düşük yapmak için değil, gebelik için var olduğu hiç unutulmamalıdır. Çocuk aldırmak doğaya aykırıdır ve öyle kalacaktır.

Çocuk aldırmak için gerekli ameliyat körebe oyunu gibidir; bunun Japonya’da desteklenmesi ve çok pahalı olmayışı, ne yazık ki genç kadınların düşüncesizce sağlıklarını ve yaşamlarını tehlikeye atmalarını kolaylaştırmaktadır.

Günümüzde doğum kontrolü ve cinsel yaşam aynı anlama gelmelidir. Doğum kontrolü hakkında hiç bir şey bilmeyen kişi, akıllı olduğunu ileri süremez. Prezervatif (kaput) kullanmak ne aşağı görülmeli, ne de bundan tiksinti duyulmalıdır.

Gebe Kalma Günleri

Cinsel Yaşam Yorum Yok »

1. HESAPLAMANIN KOLAY YOLU

Dr. Ogino’nun bütün dünyaca kabul edilen yöntemine göre, ovulasyon (yumurtlama), beklenen bir sonraki adet kanamasından önce 12. ve 16. günler arasında, beş günlük süre içinde olur.

Kitabın sonundaki takvimde görüldüğü gibi, otuz günlük adet periyodu olan bir kadında yumurtlama bazen son adet kanamasının ilk gününden başlamak üzere hesaplanan 15. ve 19. günler arasında olur. Fakat spermlerin üç gün süreyle canlı kalabildikleri düşünülmelidir. Eğer cinsel ilişki son adet kanamasının ilk gününden başlamak üzere 12., 13., veya 14. günde yapılmışsa, ya da tahmin edilen “emin günlerde” cinsel birleşimde bulunulmuşsa, gene de gebe kalmak olasılığı vardır. Zira spermler yumurtlama periyoduna kadar canlı kalabilir.

Öte yandan, cinsel ilişki 20. günde veya yumurtlama periyodunun olduğu günün ertesi günü yapılmışsa, gene de gebe kalmak olasılığı vardır. Çünkü yumurta hemen hemen bir gün kadar canlı kalır.

Onun için, “emin günleri” hesaplamak amacıyla, spermlerin canlı kaldıkları süreyi yumurtlama periyodunun ilk kısmına, yumurtanın canlı kalacağı günü ise yumurtlama periyodunun son kısmına eklemek gerekir. Kitabın sonunda takvimde gösterildiği gibi, 30 günlük periyotta emin devre ilk yarıda 11. güne kadar devam eder. İkinci yarıda ise emin devre 21. gün başlar.

Bu sayıların akılda kalması kolaydır. Çünkü her iki günde de bir sayısı vardır. Bu kural her türlü adet periyotlarına uygulanır. Örneğin 32 günlük periyotta emin günler birinci devrede 13. güne kadar devam eder ve ikinci yarının 23. gününde yeniden başlar. 28 günlük periyotta bu sayılar 9. ve 19. günlerdir. Böylece kadının kendi döllenme tehlikesi olmayan günlerini hesaplaması çok kolaylaşır.

İlk gebe kalma tehlikesi olmayan devrenin son gününü saptamak için, adet periyodu süresinden 19 gün çıkarılır. İkinci devrenin ilk gününü hesaplamak için de 9 gün çıkarılır.

2. PERİYODUN İLK YARISINDAKİ OLDUKÇA EMİN GÜNLER NASIL HESAPLANIR?

Yukarda ele alman emin devre, gebe kalınamayacağına dair %100 garanti değildir. Bazı kadınlar, emin devrede ilişkide bulunmaya çok dikkat etmelerine karşın gebe kaldıklarını söylemiştir. Bunun nedeni, adet periyodunda bazı düzensizlikler olabileceği içindir. Kadınlar adet periyotlarını bir yıl süreyle kaydederlerse, ilk günün bir gün önceye ya da bir gün sonraya kayabildiğini ayırdedeceklerdir. Bu tek günlük fark gebeliği önleme çabasını boşa çıkarabilecektir.

Onun için, bir ya da iki gün, yumurtlamanın erken olabileceğini hesaplamak yararlıdır. Gerçekten emin günleri saptamak için, uzun bir süre adet periyotlarının tarihini kaydetmek ve buradaki en aşırı düzensizlikleri hesaba katmak gerekir.

Eldeki kayıtlardan en kısa adet periyodu 26 gün, en uzunu ise 30 gün görünmüyorsa, ilk yarıda emin devrenin 7. güne kadar devam edeceği anlaşılır. Yani, adet kanaması beş gün sürerse, ancak bunu izleyen iki günde gebe kalmak korkusu olmadan birleşmede bulunulabilir; bu gerçek, adet kanamasından sonraki üç günün emin devre olduğu hakkındaki genel görüşü çürütmektedir.

3. İKİNCİ YARININ EN EMİN GÜNLERİ NASIL SAPTANIR?

Birinci yarıda en emin günleri saptamak için yukardaki yöntem en başarılı olanıdır; aynı yöntem ikinci yarıya da uygulanırsa, bundan bazı hatalar doğar. Örneğin, adet periyodu en az 25, en çok 31 gün, ortalama ise 28 gün süren bir kadın, gebe kalmak tehlikesi olmadan birinci devrede 6. güne kadar ilişkide bulunabilir. İkinci yarıda ise birleşme 22. günden sonra başlayabilir. Bu da döllenme olasılığının çok uzun olduğu bir süredir.

Bu yöntemin düzeltilmiş şekli bazal ısı adı verilen vücut sıcaklığının ölçülmesidir. Her sabah, yataktan kalkmadan belirli bir zamanda ağızdan dereceyle vücut ısısı ölçülürse (en iyisi 6,30 ile 7,30 arası), adet periyodu içinde vücut ısısının farklılık gösterdiği anlaşılır.

Yumurtlama günü esas olmak suretiyle ısı bir süre azdır, bir süre fazlalaşır. Isı, yumurtlama gününe kadar 36,7 derecenin altındadır ve yumutlamanın olduğu günün ertesi sabahı 36,7 santigradın üzerine çıkar. (Bu konuda kitabın sonundaki grafiğe bakın.)

Böylece kadın her sabah döllenme tehlikesi olan devreye kadar vücut ısısını ölçer. Bir sabah ısının 36,7 santigradın üstüne çıktığını görecektir. O zaman yumurtlama olayının oluştuğunu anlamalıdır.

İşi güvenceye almak için, kadın ertesi sabah vücut ısısını bir kez daha ölçebilir, ısı 36,7 santigradın üzerinde kalırsa, gelecek yumurtlamaya kadar gebe kalmak korkusu olmadan ilişkide bulunabilir. Bu şekilde ikinci yarının emin günleri artırılmış olur. Oysa ki basit hesapla bu süre daha az olacaktır. Ayrıca böylelikle kadın gelecek kanama gününü de kesinlikle hesaplayabilir.

NOTLAR

a. Bazı kadınların vücut ısıları yumurtlama sırasında yukarıdaki özellikleri göstermez. Böyle kadınlar ancak hesap yöntemine güvenmelidir.

b. Bir doğum yaptıktan sonra, gelecek adet kanamasına kadar yumurtlama gününü kesin olarak söyleyebilmek olanağı yoktur. Bu, gelecek aylarda önlemlere uymak gerektiğini gösterir.

Genellikle yumurtlama iki veya üç ay olmaz. Fakat bazı kadınlarda ikinci ayda da yumurtlama başlayabilir. Annenin çocuğunu emzirdiği sıralarda çoğu kez yumurtlama olmaz, fakat bu kural yüzde yüz kesin değildir. Dört veya beş ay geçtikten sonra annenin gene gebe olduğunu ayırdetmesi, ender durumlardan değildir.

 
Orjinal tema Silicon Türkçe çeviri Mavinefes.com
Copyright © 2007 Cafe Tiryaki - Genel Kültür Platformu.
eXTReMe Tracker